- Posts tagged Film
- Explore Film on posterous
Mustafa Sandal'dan Mahsun Kırmızıgül'e Methiyelerin Bir Nedeni Olmalı
New York'da 5 Minare, Mahsun Kırmızıgül'ün so filmi. En beğenilen olmasa da en çok para harcadığı filmi olduğunua kimsenin itirazı yoktur heralde. Filmin başına gelen en güzel şey Haluk Bilginer ona ne şüphe. En kötü şey ise Mustafa Sandal. Eski popçuyu daha çok tüm dünyada çıkan şarkıların bestelerinin neredeyse tamamından esinlenmek ancak iş albüme yazmaya geldiğinde kendi ismini yazmasıyla bilirsiniz. Her zaman bir mazereti vardır.
Çok fazla filmde oynamamış ama benim şansızlığımdan olsa gerek ben her filmini seyretmişliğim var. Net olarak söylüyorum hayır kesinlikle hayır. Beste arakladıktan sonra bunun yanına kalması aktör olabileceğin anlamına gelmiyor. Son zamanlarda kendisini ne zaman kamera karşısında görsem önce kendine son filminde şans veren Mahsun Kırmızıgül'e methiyeler düşüp ardından eşini yabancı bir bilde aktiristlik yaptığı için ne kadar zor bir işin üstesinden geldiğinden bahsediyor. Haydi eşini övmesini desteğini anlıyorum. Aksi halde eve gittiğinde yatacak yeri olmaz da; Mahsun Kırmızıgül'e anlam verememiştim. Filmi görünce nedenini anladım Mustafa Sandal bir kere daha çok kötü oynamış. Nasıl derler. Bir önceki filminde dibi bulduysa bu filmde (New York'da 5 (rakamla beş) Minare isimli filmde dibi bulup bir miktar da kazmaya çabalamış. Aktörlükte en dip neresi olabilir diye merak etmiş olabilir. Performans böyle olunca kendisinin yakın zamanda başka bir film teklifi alması çok mümkün olmaz diye düşünüyorum. Bir ihtimal bir sonraki Recep İvedik filminde Recep İvedi'ğin hapisanedeki kız arkadaşı rolü olaabilir ama daha iyi bir aktör mutlaka çıkacaktır diye ihtimal vermiyorum. Mahsun Kırmızıgül ise bu filme verdiği emek harcadığı para nedeniyle evladı gibi görüyordur. Kargaya yavrusu kuzgun göründüğüne göre; bu bağlamda Mustafa Sandal'ın performansıyla ilgili negatif bir algılaması varsa dahi daha kendine itiraf etmemiştir. Günün sonunda üç milyonun üzerinde bir seyirciye ulaşmış film olarak maliyetini de çıkarmış olduğuna göre "Kıral Çıplak" deseniz neysede de "Kıral'ın yanındaki "Şaklaban dal Taxxak" deseniz dahi kıralın umrunda olmaz. Yani Mustafa Sandal'ın yakın zamanda aktör olarak iş kapabileceği ve yakın zamanda sinema filmi için kolları sıvaması olası insan Mustafa Sandal olunca bu methiyelere anlam vermek mümkün oldu. Ben sinemadan anlamam ama kötü oyuncuyu anlamak için sinemadan anlamanıza gerek yok zaten. Kötü oyuncunun son işverenine methiyeler düzmesi de normaldir ama bu örnekteki kadar abartınca neden sonuç ilişkisiyle çok net bir resim ortaya çıkıveriyor.
Çok fazla filmde oynamamış ama benim şansızlığımdan olsa gerek ben her filmini seyretmişliğim var. Net olarak söylüyorum hayır kesinlikle hayır. Beste arakladıktan sonra bunun yanına kalması aktör olabileceğin anlamına gelmiyor. Son zamanlarda kendisini ne zaman kamera karşısında görsem önce kendine son filminde şans veren Mahsun Kırmızıgül'e methiyeler düşüp ardından eşini yabancı bir bilde aktiristlik yaptığı için ne kadar zor bir işin üstesinden geldiğinden bahsediyor. Haydi eşini övmesini desteğini anlıyorum. Aksi halde eve gittiğinde yatacak yeri olmaz da; Mahsun Kırmızıgül'e anlam verememiştim. Filmi görünce nedenini anladım Mustafa Sandal bir kere daha çok kötü oynamış. Nasıl derler. Bir önceki filminde dibi bulduysa bu filmde (New York'da 5 (rakamla beş) Minare isimli filmde dibi bulup bir miktar da kazmaya çabalamış. Aktörlükte en dip neresi olabilir diye merak etmiş olabilir. Performans böyle olunca kendisinin yakın zamanda başka bir film teklifi alması çok mümkün olmaz diye düşünüyorum. Bir ihtimal bir sonraki Recep İvedik filminde Recep İvedi'ğin hapisanedeki kız arkadaşı rolü olaabilir ama daha iyi bir aktör mutlaka çıkacaktır diye ihtimal vermiyorum. Mahsun Kırmızıgül ise bu filme verdiği emek harcadığı para nedeniyle evladı gibi görüyordur. Kargaya yavrusu kuzgun göründüğüne göre; bu bağlamda Mustafa Sandal'ın performansıyla ilgili negatif bir algılaması varsa dahi daha kendine itiraf etmemiştir. Günün sonunda üç milyonun üzerinde bir seyirciye ulaşmış film olarak maliyetini de çıkarmış olduğuna göre "Kıral Çıplak" deseniz neysede de "Kıral'ın yanındaki "Şaklaban dal Taxxak" deseniz dahi kıralın umrunda olmaz. Yani Mustafa Sandal'ın yakın zamanda aktör olarak iş kapabileceği ve yakın zamanda sinema filmi için kolları sıvaması olası insan Mustafa Sandal olunca bu methiyelere anlam vermek mümkün oldu. Ben sinemadan anlamam ama kötü oyuncuyu anlamak için sinemadan anlamanıza gerek yok zaten. Kötü oyuncunun son işverenine methiyeler düzmesi de normaldir ama bu örnekteki kadar abartınca neden sonuç ilişkisiyle çok net bir resim ortaya çıkıveriyor.
Vampirler Hakkında Neler Biliyorsunuz? İşte Vampirler Hakkında bilmek istemedikleriniz
Alacakaranlık Serisinin yarattığı çılgınlıktan ülkem gençliği de nasibini aldı. Yaşı kırklara dayanmış biri olarak Vampirizm’e merakım bu dönemin daha öncesinde başlam
ıştır. Benim , merak sardığım dönemde Angel, Buffy, Spike vardı. Edward, Bella ikilisinin esamesi okunmuyordu. Halk arasında kullanılan avam bir tabir olsa da tekrar etmek isterim; Edward ve Bella babalarının yediği portakalda vitamin değildi. Kızların Twilight efsanesi’ne neden bu kadar düşkün olduğu konusunda bir teorim var ama ona başka bir gün değinirim bugün öncelikli amacım Vampirler hakkında çok bilinmeyen ve ilginç bir şekilde gurur duyduğumuz Osmanlı Tarihi ile de ilgili bilgiler. “Vampir” ile aynı anlamda kullanılan bazı kelimelere bakalım önce. Vampyre, Nosferatu, Drakula. Vampirleri biraz mitolojik biraz da folklorik varlıklar olarak kabul edebiliriz. Vampyre kelimenin genel kullanıma biraz daha Latince etkisi ve karizma getirmek için kullanılıyor günümüz popüler kültüründe. Wikipedi’ye göre Nosferatu; Yunanca “nosophoros”, veba taşıyıcı kelimesinden gelir. Ancak bizim konumuzla ilgili olarak aynı zamanda Nosferatu doğuştan vampir olanlara verilen isimdir. Veba, dünya üzerindeki insan nüfüsuna insanlık tarihinde en büyük savaşlardan daha fazla bir zarar vermiştir. Veba’nın insan nüfusunu kırıp geçirdiği bu hastalığa neyin neden olduğu anlaşılamadığından Vampir saldırısı sonucu ölen kişilerin bir çeşit salgın hastalıkla ilişkilendirilmesi Vampirler ile ilgili yaptığım araştırmada sık sık karşıma çıktı. Günümüzde ise Vampirler ile ilişkilendirilen bir başka isim ise (Edward’dan sonra) hiç şüphesiz Drakula’dır. Benim bugünkü yazımın önemli bir kısmı da bu isimle ilgili çok (en azından ülkemizde) bilinmediğine inandığım konular hakkında olacak.Dracula hakkında Vampirler’e ilgi duyan kişiler için temel genel kültür olarak kabul edilebilecek bu öncelikli bilgilere geçmeden önce altını çizmek istediğim bir konu var. Bu satırlarda bahsedeceğim konular hakkında haberiniz yoksa Vampirlerle ilginiz falan yok. İlginiz büyük ihtimalle gümüş gibi parıltılar saçan teni ile yakışıklı ve hiç yaşlanmayacak anlamsız romantik Twilight kahramanı Edward’a karşıdır. Durum buysa kötü haberi ilk benden duyun. Gerçek hayatta böylesine romantik bir karşı cinse rastlama ihtimaliniz bir Vampire rastlama ihtimalinizden daha düşüktür. Drakula Vampirlerin en meşhurudur. Braham Stoker’ın 1897 yılında yayınladığı “Dracula” adlı romanı ile bu ününe kavuşmuştur. Ünlü Yönetmen Francis Ford Copolla tarafından 1992 yılında aynı isimle “Braham Stocker’s Dracula” kitabın aslına oldukça sağdık kalınarak çekilmiş bir film vardır. Gayet başarılı olarak hafızama yer etmiş bu filmi daha önce seyretmemiş olanlar için mutlaka bir kez seyretmelerini öneririm. Kitabın ismini aldığı karakter Dracula olarak da bilir. Kendisi Karpat dağlarında Transilvanya sınırındaki kalesinde yaşayan bir konttur.
Günümüzde popüler vampir edebiyatında oldukça sık bahsi geçen Kont Drakula III. Vlad Dracul isimli gerçek tarihsel bir karaktere dayandırılmıştır. 1456- 1476 yılları arasında Osmanlı imparatorluğunun sınırları içersinde bulunan Eflak Boğdan bölgesinde Eflak Prensliği yapmıştır. Tarihte ismi Vlad Tepes olarak da geçer. Ama biz kendisini Kazıklı Voyvoda olarak okumuşuzdur tarih kitaplarında. 20.000’e yakın Türk’ü kazığa oturttuğu geçen yüzyıllara rağmen günümüzde bile çok sıra dışı işkence teknikleri kullandığı söylenir. Bu nedenle Drakula efsanesine esin kaynağı olmuştur. Vlad Tepes babası tarafından Osmanlılara imparatorluğa sadakatinin bir garantisi olarak 1442 1448 tarihleri arasında rehine verilmiştir. 11 yaşından 17 yaşına kadar Osmanlılar
arasında geçirdiği bu dönem daha sonraki Yıllarda Eflak Prensliği yaptığı ve Osmanlı İmparatorluğuna karşı ayaklandığı dönemde uyguladığı vahşeti öğrendiği dönem olarak bahsedilmiştir Elizabeth Kostova’nın The Historian adlı romanında. Şimdi bu iddia’ya itiraz edecek olanlar vardır aranızda ama Osmanlı İmparatorluğu’nun saygıdeğer rehinesi olarak bir eli bir balda bir eli yağda yaşamış olsaydı kendisine tarihe geçiren şiddete nasıl yatkın olabilirdi ki? Osmanlı Askerlerine ve tebaasına karşı kazığa oturtma, elçilerin kavuklarını kafalarına çivi ile çakmak, vebalıları Osmanlıların içine karışmaya zorlamak (bu tekniği ilk biyolojik savaş örneği kabul edebiliriz) bu kadar şiddet dolu yöntemler uygulamasını neye dayandırabiliriz. Kimden öğrendi sizce kazığa oturtma işlemini? Henüz fark etmeyenler için bir ufak not. Vlad Tepes’in Osmanlı himayesinde geçirdiği altı sene boyunca ev sahibi Osmanlı Sultanı, İkinci Mehmet veya diğer adıyla Fatih Sultan Mehmet’tir. Bizim için böyle önemli bir tarihsel figürün yanında karakterinin gelişimi için en önemli bir dönemi geçirip Osmanlı Hükümdarlığından b
u kadar nefret etmesinin nedenlerinin neler olabileceğini düşünüyor insan. Günümüzde popüler kültürde dikkat çeken ürünlerden bir başkası da Harry Potter serisidir. Harry Potter serisinden hatırlarsınız kötü kalpli Lord Voldemort ile mücadele için kurulan bir Order of Phoenix veya Türkçe adıyla Zümrüdü Anka Yoldaşlığı vardır. Bu tamamen hayali bir yoldaşlıkken bu yoldaşlığın asıl esinlendiği bir başka gerçek yoldaşlıktan bahsetmek istiyorum. “Order Of Dragon” yani Ejder Yoldaşlığı. Bir amaç için toplanmış gizli bir topluluktur Ejder Yoldaşlığı. 1408 yılında Macar Kralı tarafından kurulmuştur ama Almanya ve İtalyada yeşermiş büyümüş serpilmiştir. Yoldaşlığın kuruluş amacı Kutsal Haç’ı korumak ve Hristiyanlığın düşmanları (özellikle de Türkler) ile mücadele etmektir. Elizabeth Kostova’nın romanında Fatih’in Doğu Roma imparatorluğunun başkenti olan Constantinapol’ü ele geçirmesinin ardından Ejder Yoldaşlığının bir numaralı hedefi haline geldiği ve Fatih Sultan Mehmet’in de bu yoldaşlığı yok etmeyi öncelikli hedefleri içersine alarak karşı bir yoldaşlık kurmuş olduğundan bahseder. Kazıklı Voyvoda Vlad Tepeş’de bu yoldaşlığın önemli üyelerinden biridir. Şimdi burada yazanları özetlemek gerekirse, En popüler Vampir hikâyelerinden bir olan Drakula’ya ismini veren Vlad Dracul gerçek bir tarihsel karaktere dayanmaktadır. Bu karakter eğer vampir diye bir şey varsa onlar arasında en meşhurudur. Kendisi 11 yaşından 17 yaşına kadar Fatih Sultan Mehmet’in himayesinde büyümüştür ve daha sonraki ününe sebep olan vahşiliğinin altyapısını bu dön
emdeki deneyimlerinden kaynaklandığı iddia edilmektedir. Kuruluş amacı tamamen Türklerin genişlemesini durdurmak olan Ejder Yoldaşlığı adlı gizli topluluğun da üyesidir. Bu gizli topluluğun arması da 1996 yapımı Millenium dizisinde yer alan The Millenium Group arması ile ilginç bir benzerlik göstermektedir.
Who dares 2 live forever?
In my country there's a saying which translates something like ' even Suleyman the magnificent failed 2 live forever what do you think your chances are?' the name mentioned is the significant ottoman emperor who reigned the empire almost 50 years the longest ruling sultan of the ottoman dynasty.Well i know it is yesterday's news 70's star one of the most significant member of charlie's angels has passed away after struggling with cancer. If i'm not mistaken which i mostly am her last movie performance was with richard gere. She was the unstable wife of 2 doctor played by Gere who was interesten in a character played by Helen Hunt. A really crappy movie. May god rest her soul in peace.This is pretty new news considering tigere is a significant time difference between here and US. According to my source which is www.wwtdd.com by the way. Michael Jackson once formerly known as king of pop and recently known mostly with allegations on child abuse and some creepy things related with mishandling children. Also passed away due 2 a cardiac arrest that he suffered.
Yes Michael Jackson died of a heart attack @ the age of 50. He had all the power and the money in the world up until recently. He spent quite some portions of his earnings on medical and cosmetic surgeries. Those surgeries were mainly focused on a light skin and younger look rather than a longer life span. The pursuit of eternal youth is probably what turned him into a allegedly peadophillia. Michael Jackson is died at the age of 50 one question in my mind rose! Which one??? as you may have seen in the picture above there are several versions of him. I wonder which one died? If one version of Michael Jackson dies does the other versions die as well? That is a mystery that we'll live to learn the answer. Another question "who will actually be able to cheat death with all the money power the own in the world?" Looks like Apple's own Steve Jobs is doing fine job with it. First winning over the struggle with pancreatic cancer and now getting himself a new liver and things.Picture of Dorian Gray by Oscar Wilde is a good book to mention on this subject---- Sent using a Sony Ericsson mobile phone
Yes Michael Jackson died of a heart attack @ the age of 50. He had all the power and the money in the world up until recently. He spent quite some portions of his earnings on medical and cosmetic surgeries. Those surgeries were mainly focused on a light skin and younger look rather than a longer life span. The pursuit of eternal youth is probably what turned him into a allegedly peadophillia. Michael Jackson is died at the age of 50 one question in my mind rose! Which one??? as you may have seen in the picture above there are several versions of him. I wonder which one died? If one version of Michael Jackson dies does the other versions die as well? That is a mystery that we'll live to learn the answer. Another question "who will actually be able to cheat death with all the money power the own in the world?" Looks like Apple's own Steve Jobs is doing fine job with it. First winning over the struggle with pancreatic cancer and now getting himself a new liver and things.Picture of Dorian Gray by Oscar Wilde is a good book to mention on this subject---- Sent using a Sony Ericsson mobile phone
Hırsızın Yüreğine Dolph Lundgren Korkusu Düşmüş
Dolph Lundgren'i şimdiki nesil pek hatırlamaz. Rocky IV'de canlandırdığı Rus boksör Ivan Drago ile ilk kez tanıştık. İtiraf etmek lazım o zaman da ürkünç bir görüntüsü vardı. Dolph Lundgren'i 80'li yıllarda çevirdiği filmlerden hatırlayanlar geçen yıllar neticesinde daha sevimli bir hale geldiğini düşünmeyeceklerdir. İki metreye yakın boyu sert yüz hatları ile karanlıkta karşılaşmak istemeyeceğiniz türden biri.Yukarıda yazdıklarımın sadece bana ait bir görüş olmadığını belirtmek isterim. Londra'da yayınlanan bir gazete haberine göre, geçtiğimiz günlerde ünlü korkunç yıldızın İspanya'daki evine soygun amaçlı giren haydutlar o sırada evde bulunan eşine saldırıp etkisiz hale getirdikten sona evi talan etmek amacıyla odaları dolaşırken aktörün resimleri ile karşılaşınca "Yandım Anam" diyerek binayı terketmişler.Sizi bilmem ama bu bana gerçekten çok eğlenceli bir hikaye geldi. İsveçli dev geçmiş yıllardaki ününden kaybetmiş olsa da hala bir neslin yüreğinde korku salmaya devam ediyor anlaşılan.
X-Files Filminin Başarısızlığının Sebebi Dark Knightmış
X-Files I want to believe filmini seyredeniniz oldu mu ? Pardon sorumu farklı bir şekilde yönlendireyim. X-Files "I Want to believe" filmini sinemaya gidip seyredeniniz oldu mu ? Filmin senaristi ve yapımcısı Frank Spotnitz Bloody-Disgusting.com (Nasıl bir siteyse artık) verdiği röportaj sırasında X-Files "I want to believe" filminin başarısızlığı altında yatan en önemli sebebin 2009'de en büyük gişe hasılatı yaratan ve aynı zamanda bir fenomen haline gelen Batman Dark Knight'dan bir hafta sonra vizyona girmesini sebep göstermiş. Filmi Internetten indirmek suretiyle veya çakma dvd'cilerden 5 milyona alınan 10 DVD'den biri olması nedeniyle seyretmiş olanlar bilecektir Filmin başarısızlığının en büyük sebebi Filmin gerçekten çok kötü olmasıydı. Aklı başında hangi insan evladı 2002 iki yılında sona ermiş bir bilim kurgu dizisini altı sene sonra sinema filmi olarak niye çevirmek ister ki ? Herşey zamanında güzeldir. Nasıl Rambo ve Rocky ve Indiana Jones (malesef bu son filmi yüreğim sızlayarak örnek veriyorum) serileri orjinal aktörler ile çekileceğine hiç çekilmemiş olsa daha iyi olacaktıysa bu dizi de sona erdikten sonra bir devam filmi çekilmemeliydi. Bazıları diziden yıllar sonra çekilen filmlere örnek olarak Sex and The City The Movie'yi gösterebilirler ancak bazı şeyleri akılda tutmakta fayda var. Sex and The City The Movie bir bilim kurgu filmi değil romantik komedi türünde bir film. Bu tür filmlere ya çift olarak gidilir ya sürü olarak. Bilim kurgu filmine grup olarak gidemezsiniz çünkü grubunuzda Bilim kurgu sevmeyen veya gece rüyasında zuzaylıları görmekten korkan bir hatun itiraz edecektir. Sex and The City Filmine erkeklerin hemen hepsi kız arkadaşlarının ısrarı üzerine gittiklerini iddia edeceklerdir ancak bu erkeklerin önemli bir kısmı filmin dizideki gibi diziyi seyredildiği dönemlerde olduğu gibi yardımcı karakterlerin yer çıplak görüntülerine rastlamayı umdukları için gittiler ve hayal kırıklığına uğradılar. Zira dizi özel bir kanalda yayınlanırken daha geniş bir izleyici kitlesini hedefleyen dizinin sinema filmi bu tür yer yer karşılaşılan çıplaklıklar konusunda çok daha fazla muhafazakar bir politika izledi. X-Files'ın başarısızlığının sebebini Batman Dark Knight'ın fenomen başarısı olarak gösteren röportaj ile ilgili yorumlarıma 'a geri dönersek. Kargaya yavrusu kuzgun görünür derler. Filmin yapımcısı ve yazarı olarak duygusal davranarak çok anlamlı olmayan mazeretler bulduğunu anlayabiliyorum ancak bu durumu kamuoyuna açıklamaktan da çekinmiyorum. Bundan yıllar sonra filmin DVD'sini evinde tekrar izlerken sıkıntıdan ağzından salyalar akarak uyuya kaldığında ne kadar saçmalamış olduğunu kendisi de farkedecek. X-Files "I want to believe filmini" seyretmek ortaokul sıralarında aşık olduğunuz kızın 30'lu yaşların ikinci yarısında karşınıza 130 kilo çıkması gibi bir şey. Cüssesinin güneşi kapatması dolayısı ile dünyanız kararı ve işte o anda karşınuızdaki görüntü nedeniyle bir daha geri dönemeyecek kadar zarar gören hatıralar elinizden uçup gitmiştir artık. Filmin adını "X-Files Seyretmek istemiyorum" olarak değiştirseler daha bile uygun olurdu.
Valkyrie Filmi Hakkında İleri Geri Yorumlarım
2008 Yapımı Valkyrie adlı filmi bir arkadaşım tavsiye etmiş. Filmin yönetmenini sevmeme rağmen, kesinikle katılmıyorum. Valkyrie'yi katmazsak dahi filmin yönetmeni Brian Singer'ın son filmleri'nin performansı beni hayal kırıklığına uğratmış olsa da kendisine inancım kaybolmamıştır. Garip isimli hint asıllı Amerikalı dahi yönetmen Shyamalan ise bu hakkını bir çok defa kullanıp filmerinde saçmalayarak tamamen kaybetmiştir.Kim başarısızlıkla sonuçlandığı bilinen bir suikast teşebbüsü'nün ardındaki organizasyonu iki saat boyunca seyreder ki? Oldu olacak filme girerken bir de keçi boynuzu alın iki saat boyunca başarısızlıkla sonuçlanacak bir komplo olan Valkyrie operasyonunu seyrederken bir gram şeker için kemirip dişlerinizi telef ederek bir taşla iki kuş vurmuş bir dişçiyi de zengin etmiş olursunuz.Sınırsız sorunlu Scientologist tarikatı vitrin ürünlerinden ünlü aktör Tom Cruise'ı bir göz bandı ve eksik parmaklı vatansever Alman olarak seyretmek tatlı bir haz verse de yinede başarısız komplolar iki saatlik sinema filmleri olarak beyaz ekranı işgal etmeyi haketmediklerine inanıyorum.Onun yerine Ikinci Dünya klasiklerinden bir çok film var oturup onları seyredelim daha iyi. İkinci dünya savaşı ile ilgili olmasa da içinde Valkyrie geçen bir klasik savaş filmi olarak aklıma gelen film Apocalypse Now'dır . Filmin hem çekimi sırasında yaşanan olaylar hem başrol oyuncuları hemde kendisi sinema tarihine geçmiş olağanüstü bir yapımdır. Yönetmeni olduğu bu film Francis Ford Copolla'nın neredeyse iflasına sebep olmuştur.Arka fonda Wagner'in eseri olan Ride of the Valkyries'in çaldığı helikopter saldırısı sahnesi ve ötesi mutlaka görülesidir.
The Body Guard Filmi Rihanna ile yeniden
Bodyguard filmini kim hatırlamaz. Hani yakın zamanlarda kendinizi yıldız gibi hissedin THY reklam kampanyasında oynayan Kevin Costner ile Soul müziğin bir dönem yıldızlarından Whitney Houston'un başrollerini paylaştığı film. I'll always love you adlı balad hala bir çok radyoda oldukça sık yayınlanıyor. Söz konusu balad ile ilgili minik bir paragraf açmak isterim. I'll always love you adlı şarkı ilk olarak iri göğüsleriyle meşhur Amerikalı Country Folk şarkıcısı Dolly Parton tarafından Burt Reynolds ile başrolü paylaştığı "Texasın en iyi minik kerhanesi" adlı filmde söylemişti. Filmin adını Türkçemize daha edepli şekilde çevirmek tabiki mümkün ancak ben uğraşamadım. Adam Whorehouse demiş ben niye randevu evi diyeyim değil mi? Konudan uzaklaşmadan BodyGuard'a geri dönelim. Bu meşhuurr filmle aynı konu üzerine türk dizi olarak uyarlaması geçen sene yapılmıştı diye hatırlıyorum. Tamer Karadağlı ve Seda Sayan başrollerini paylaşmıştı. Çok dalga geçilmişti dizinin ilk bölümleriyle ama elin gavuru aynı projeyi yeniden hayata geçiriyor. Burada yakın koruma rolünde kimin oynayacağının hiç önemi yok. Ünlü şarkıcı rolünde olarak kimi seçtikleri dikkat çekiyor. Bakınız filmin ilk versiyonunda Ünlü şarkıcıyı Whitney Houston canlandırırken yeni proje için "Rihanna" oynayacak. Whitney Houston 80'li yılların başında pop dünyasına ilk kez çıktığında ünlü soul büyük Annesi Dianne Warwick'in mankenlikten fırlama yeğeni olarak karşımıza çıktı. Kariyeri aldı yürüdü ve en sonunda ünlü şarkıcı Bobby Brown ile evlendi. Bu beraberliğin çiftin her ikisinin de kariyerini bitirdiğini söylemek lazım. Uyuşturucu kullanımı, ev içi şiddet ile geçen yıllar sonucunda bir dönemin güzel sayılabilecek divası artık çeşitli sosyal ortamlarda yaşlı bir travesti gibi karşımıza çıkıyor. Çok sık olmasa da çıkıyor. Rihanna ise Chris Brown'dan sağlam dayak yedi ve çift hala beraberler. Ahan da buraya yazıyorum onlar da aynı yolun yolcusu. Bu arada gerçek hayatta erkek arkadaşının şiddet kullanmasına (ağzını burnunu dağıtacak kadar) kayıtsız kalan ve onunla tekrar barışan bir hatunun yakın korumaya ihtiyaç duymasıyla ilgili bir filmin seyircileri sinemaya çekmesi ne kadar mümkün merak ediyorum. Film çıkarsa internetten indirir seyrederiz nasılsa maksat para kazandırmayalım. Bu arada filmin yapımcıları ellerini çabuk tutsa da Rihanna'nın ağzı yüzü iyice dağılmadan filmi tamamlasalar bari.
Bu sene Oscarı Michelle Williams almalıydı çünkü ....
Michelle Williams Amerika Birleşik Devletlerinde yaşayan bir sürü Williams'dan bir tanesi. Aynı zamanda bir dönemin popüler gençlik dizisi Dawson's Creek'in sorunlu karaktlerlerinden birini canlandırmış olması diğer milyonlarca Williams'dan ayrı olarak değerlendirilmesindeki en önemli etken.
İki sene süren beraberliğin ardından çift ayrılır. Ayrılıklarının birinci yılına varmadan Heath Ledger yanlış ilaç kullanımından hayatını kaybeder. Üstelik tam Batman Dark Knight Filminin çekimleri neticelenmek üzereyken.Hala bu seneki en iyi kadın oscarının neden michelle Williams'a verilmesi gerektiğine inandığıma dair nedenlerimi sizlerle paylaşmamış olduğumun farkındayım. Eğer dikkatimi dağıtmadan ilerlemeyi becerirsem artık o konuya bir açıklık getirebilirim diye umuyorum.
Bildiğiniz gibi bu seneki en iyi kadın oyuncu Oscar'ı Kate Winslet'e gitti. The Reader adlı filmdeki performansında dolayı. The Reader'ı seyrettiniz mi bilmiyorum ben seyrettim ve Kate Winslet'den öyle muhteşembir performans görmüş olduğumu söyleyemeyeceğim. Ikinci dünya sırasında gerçekleşemiş bir soykırım hikayesini anlatmadan bu hikayede adı geçen bir kadının hikayesini anlatıyor. Film normalden fazla bir cinsellik içerse de malesef çeşitlilik ve estetik açısından çok yavan kalıyor.
Bir erkek olarak şunu söylemem gerekir ki Kate Windsletin vücudu ile ilgili çok olumlu yorumlarım yok. Şeklen ve kıvrımlar açısından baktığımızda genetik özellikleri açısından alıştığımız La femme Fatale özeliklerinden ziyade komşu teyze özeliklerine sahip. Milf hunter'ın bile pass geçeği vasat bir hatun. Üstelik canladırdığı karakter öyle fazla derinliği olan veya derin dygusal çelişkiler yaşayan bir kadın da değil. Sistem ile tam bir uyum gösteren her bireyi diğerinden farklı kılan özür iradesi tamamen körelmiş bir hatun. Doğrusunu söylemek gerekirse böyle bir hatunu canlandırması için gerçek bir insana gerek olduğunu bile düşünmüyorum. Biraz itinayla tasarlanarak eklem yerlerine özen gösterilmiş bir şişme bebeğe playbak yaptırsak aynı performansı alabilirsiniz.Şimdi Kate Winslet oscarı bu filmdeki rolü ile aldıysa Revolutionary Road performansını dşarda tuttuklarını kabul edersek sanat için bu kadar cinsel içerikli sahneleri kabul etmiş olmasına oscar verdiler gibi geldi bana. Tıpkı Sean Penn gibi bir maço aktörün sanat ve politikbir mesaj vermek uğruna bir homoseksüeli canlandırmasına oscar verilmesinde aynı motivasyon var sanki. Siz ne dersiniz ?Michelle Williams'ın 2008'de çevirdiği Incendiary adlı film bu açıdan bakıldığında kendisinin en iyi kadın oyuncu oscarına aday gösterilmesi hatta kazanması gereken bir film. Baş rollerini Ewan McGregor ile paylaştığı bu film ingilterede geçiyor. Michelle Williams evli ve çocuk sahibi bir kadın olarak Ewan McGregor ile bir ilişki yaşar. İlişkinin en yoğun fizikselliğinin yaşandığı sırada Eşi ve oğlunun futbol maçı izlemeye gittiği stadyumda bir patlama olur ve ailesini kaybeder. Bundan sonra filmin içinde oldukça yoğun duygular yaşanır. İşte bu filmdeki performanslarından dolayı oscara aday olup en iyi kadın oyuncu oscarını alması gerektiğini düşünüyorum.
Burada konudan biraz uzaklaşıp minik bir tespit yapmakl istiyorum. Amerikan dizilerinden ne zaman küçük bir grup insanın hikayesini anlatsalar ikinci sezondan itibaren dizide rol alanlar yoğu bir şekilde al takke ver külah yapmaya başlıyorlar. Yukarda bahsettiğim dizi Dawson's creek de de böyle oldu, Grey's Anatomy de de böyle oldu. Tamamlandığında ardında yoğun bir hayran kitlesi bırakan Friends dizisinde de böyle oldu. Friends'in bu iki örnekten daha olumlu hatıralar içeriyor olmasının en büyük sebebi dizinin esas karakterlerinin duygusal ve cinsel gelişimlerini tamamlamak için gerekli olan deneyimlerini grubun içindeki insanlarla değil diziye kısa veya orta vadeli dahil olan konuk oyuncular ile yaşamaları. Bir müddet sonra kör tuttuğunu yapar moduna geçiyor ve dizi pembe dizilere dönüyor. Dolayısı ile buradan başarılı bir dizi yaratmanın anahtarını çıkarmış oluyoruz.Dizilerde konuk sanatçılar sadece vakaları veya günün hikayesini değil aynı zamanda esas karakterlerin romantik ve cinsel hayatlarını anlatan yan hikayelerde de kullanılmalı ki uzun nefesli bir dizi olsun.
Michelle Williams'a geri dönersek Dawson's Creek adlı dizinin ardından kendisini dönemin büyük sansasyon yaratan filmi "Brokeback Mountain", Gay kowboylar adlı ilmde Heath Ledger'ın eşi rolünde hatırlayanlarınız da olacaktır Brokeback Mountain veya bir başka adıyla kırbelini dağı adlı filmin ardından Michelle Williams ile müteveffa yetenekli aktör Heath Ledger ile bir süre beraber yaşadı. Hatta çiftin bu ilişkiden bir kız çocukları dünyaya geldi. Ismini hatırlamıyorum ama açıp bakar buraya yerleştiririm.
İki sene süren beraberliğin ardından çift ayrılır. Ayrılıklarının birinci yılına varmadan Heath Ledger yanlış ilaç kullanımından hayatını kaybeder. Üstelik tam Batman Dark Knight Filminin çekimleri neticelenmek üzereyken.Hala bu seneki en iyi kadın oscarının neden michelle Williams'a verilmesi gerektiğine inandığıma dair nedenlerimi sizlerle paylaşmamış olduğumun farkındayım. Eğer dikkatimi dağıtmadan ilerlemeyi becerirsem artık o konuya bir açıklık getirebilirim diye umuyorum.
Bildiğiniz gibi bu seneki en iyi kadın oyuncu Oscar'ı Kate Winslet'e gitti. The Reader adlı filmdeki performansında dolayı. The Reader'ı seyrettiniz mi bilmiyorum ben seyrettim ve Kate Winslet'den öyle muhteşembir performans görmüş olduğumu söyleyemeyeceğim. Ikinci dünya sırasında gerçekleşemiş bir soykırım hikayesini anlatmadan bu hikayede adı geçen bir kadının hikayesini anlatıyor. Film normalden fazla bir cinsellik içerse de malesef çeşitlilik ve estetik açısından çok yavan kalıyor.
Bir erkek olarak şunu söylemem gerekir ki Kate Windsletin vücudu ile ilgili çok olumlu yorumlarım yok. Şeklen ve kıvrımlar açısından baktığımızda genetik özellikleri açısından alıştığımız La femme Fatale özeliklerinden ziyade komşu teyze özeliklerine sahip. Milf hunter'ın bile pass geçeği vasat bir hatun. Üstelik canladırdığı karakter öyle fazla derinliği olan veya derin dygusal çelişkiler yaşayan bir kadın da değil. Sistem ile tam bir uyum gösteren her bireyi diğerinden farklı kılan özür iradesi tamamen körelmiş bir hatun. Doğrusunu söylemek gerekirse böyle bir hatunu canlandırması için gerçek bir insana gerek olduğunu bile düşünmüyorum. Biraz itinayla tasarlanarak eklem yerlerine özen gösterilmiş bir şişme bebeğe playbak yaptırsak aynı performansı alabilirsiniz.Şimdi Kate Winslet oscarı bu filmdeki rolü ile aldıysa Revolutionary Road performansını dşarda tuttuklarını kabul edersek sanat için bu kadar cinsel içerikli sahneleri kabul etmiş olmasına oscar verdiler gibi geldi bana. Tıpkı Sean Penn gibi bir maço aktörün sanat ve politikbir mesaj vermek uğruna bir homoseksüeli canlandırmasına oscar verilmesinde aynı motivasyon var sanki. Siz ne dersiniz ?Michelle Williams'ın 2008'de çevirdiği Incendiary adlı film bu açıdan bakıldığında kendisinin en iyi kadın oyuncu oscarına aday gösterilmesi hatta kazanması gereken bir film. Baş rollerini Ewan McGregor ile paylaştığı bu film ingilterede geçiyor. Michelle Williams evli ve çocuk sahibi bir kadın olarak Ewan McGregor ile bir ilişki yaşar. İlişkinin en yoğun fizikselliğinin yaşandığı sırada Eşi ve oğlunun futbol maçı izlemeye gittiği stadyumda bir patlama olur ve ailesini kaybeder. Bundan sonra filmin içinde oldukça yoğun duygular yaşanır. İşte bu filmdeki performanslarından dolayı oscara aday olup en iyi kadın oyuncu oscarını alması gerektiğini düşünüyorum.
Nedenlerimi tek tek belirtmem gerekirse,
Filmde Michelle Williams bir ingilizi canlandırıyor. Hiç Amerikalı bir aktirisin ingilz aksanı ile konuşmasına şahit oldunuz mu? Berbat bir deneyim Michelle Williams performans açısından bu kalitenin pek üzerine çıkamıyor ancak The Reader daki rezaletten iyidir. The Reader Almanyada Almanlar arasında geçen bir hikaye anlatıyor. Filmin tamamı ingilizce Oscar'ı alan Kate Windslet ise film boyunca Alman aksanı ile ingilizce konuşuyor. Yani saçma sapan bir durum söz konusu. The Reader filminde rol alan genç cocuk Alman ve kendisine film için Ingilizce öğretmişler. Sizi bilmem ama buradaki saçmalık ile karşılaştırınca Michelle Williams'ın Ingiliz aksanı içeren performansı The Reader'daki rezaletin oldukça ilersinde.
Incendiary bir drama olsa da filmin bir kaç dakikalık bir bölümünde (başlarda) cinsellik ve çıplaklık içeren bir bölüm var. Eğer Kate Winslet'e oscar'ı filmin içindeki çıplaklık ve cinsellik nedeniyle verdiler ise; ki ben başka bir neden göremiyorum. Nicelik itibariyle olmasa da nitelik itibariyle Ewan McGregor arasındakisahne çok daha başarılı. Tamam cinsellik içeren sahneler nedeniyle en iyi kadın oyuncu oscar'ına layık gösterilen Halle Berry'nin Monster's Ball'daki sahne kadar başarılı olmasa da benzer pozisyonlar (doggie) içermesi nedeniyle bence bence The Reader'ın önüne çıkıyor. Bu arada Ewan Mc Gregor'a bu sahnedeki performansı nedeniyle taktirlerimi sunmak isterim. Yürü be obi van Kenobi kim tutar seni!!!!!!! Bu yazıda daha önce de bahsetmiştim. Yine fiziksel olarak Kate Winslet'den daha iyi bir görsellik sergilediği için bir madde de iki ayrı neden gösterme durumu söz konusu.
Michelle Williams'a en iyi kadın oyuncu oscarı verilmeliydi çünkü çocucuğunun babası olan Heath Ledger'a Batman Dark Knight performansı nedeniyle en iyi yardımcı erkek oyuncu oscarını verdiler. Tamam Heath Ledger alışılmışın dışında bir Joker performansı sergilemiş olabilir ama adama Gay Kowboylar filmindeki performansı nedeniyle oscara layık görme sonra git Joker için oscar ver. Bunun arkasındaki en önemli motivasyon bence Heat Ledger'ın vakitsiz ölümü. Aynı motivasyonla Michelle Williams'a da vakitsiz ölmüş yetenekli bir aktörün çocuğunun annesi olduğu için Oscar vermelilerdi.
Incendiary adlı filmi seyredin bana hak vereceksiniz.
Slumdog Millionaire Sildi Süpürdü - Irkçılık ve Hint inanç sistemi
Amerikan film akademisi ödülleri bir kez daha sahiplerini buldu. 13 dalda Oscar'a aday gösterilen Benjamin Button'un tuhaf öyküsü sadece üç tane çakma dalda ödül alırken, Slumdog millionaire adlı film 8 ayrı dalda oscar kazanarak bu seneki oscar ödüllerinin dibine vurdu afedersiniz. Filmin konusunu bilmiyorum 2009 yılı akademi ödüllerini silip süpüren bu sinema şaheserini henüz seyretmedim. 8 adet heykelcik filmi seyretmem için yeterli bir motivasyon oldu itiraf etmeliyim. Yakın zamanda filmi seyrettikten sonra yorumlarımı buradan paylaşıyor olurum heralde. Liseden sonra Amerikada yaşadığım bir senenin ardından ırkçı olup çıktım. Tüm dünya kardeştir yurtta sulh cihanda sulh konseptiyle yetişmiş bir Cumhuriyet çocuğu iken ırkçı bir adam oldum çıktım. Pek haz almadığım ırklar arasında malesef Hintliler geliyor. Yanlış anlaşılma olmasın bizden daha kötüler anlamında söylemiyorum yanyana fotoraf çektirmek istemeyeceğim millettlerin başında geliyor Hintliler, Pakistanlılar ve bazı Afganlar. Hintliler deyince aklıma ağır bir köri ve baharat kokusu geliyor aklıma. Ten renkleri de bu yanlış ön yargım konusunda bana doğru yolu göstermek konusunda pek yardımcı olduğunu söyliyemiyorum. Hintliler Çinlilerden sonra dünyayı dize getirme potansiyeli olan ikinci millet. Çünkü bu ikisinden de oldukça çok var. Üstelik hintliler her yerde her meslekte. Dedimmi hatırlamıyorum ama, bu düşünceler tamamen subjektif ve hastalıklı düşünceler. Yaşam kutsaldır tüm insan ve hayvanların dünyamızda yaşamaya hakkı vardır. Hintliler çok sipirutüel bir milllet, hint fakirleri, Budha, Sihler, Kamasutra , Aşk için inşa edilmiş en büyük mimari eser Tac Mahal, Reenkarnasyon ve tabi kast sistemi onların eseri. Kast sistemi nedir insanlar doğdukları ailenin toplum içersindeki yerine göre birbirinden ayrılırlar. İki farklı sosyal statüden aileden iki kişinin beraber olması mümkün değildir. NE kadar dramatik ve adaletsiz değil mi? Birgün kız kardeşiniz kendine koca adayı diye seçtiği adamın ailesini sizle tanıştırdığında aslında kast sistemini hiç düşündüğünüz kadar kötü bir sistem olmadığını düşünebilirsiniz ama bu bambaşka hikaye...Temelleri kast sistemine dayanan bir toplumda sefillik içinde yaşayan milyarlarca insanı nasıl zaptedersiniz? Isyan çıkartıp bu haksızlıktan en fazla fayda sağlayan sosyal grubu katletmelerinin önüne nasıl geçersiniz? Tabiki onlara umut verecek bir inanç sistemi yerleştirerek. Bugün sistemin en dibindesin ancak ölüp yeniden hayata geldiğinde bir prenses , bir kartal, bir kıral olacaksın diyerek uyutacak itaat etmeni sağlayacak inanç sistemi geliştirerek. Sadece tek bir hayat olduğunu savunan bir inanç sistemi olsa sefalet içersinde yaşayan onca insanı nasıl zaptedersiniz.
Carrie , Stephen King ve rastgele düşünceler
Stephen King'i bilmeyen kalmamıştır heralde. Hani şu korku romanları ençok filme uyarlanan amerikalı roman (korku) yazarı. Stephen King söz konusu olduğunda kendisini 45 - 50 yaşlarında hayal ediyorum. Öte yandan içimdeki saati (yanlış anlaşılma olmasın biyolojik saatimden bahsediyorum saati fiziksel olarak bir tek kolumda taşıyorum... ) dinlediğimde yaşının en az 60 olması gerektiği yönünde bir his beliriyor. Hemen google'dan kontrol ediyoruz.... evet biyolojik saatim doğru adam 62 yaşından gün almaya başlamış. Yani biyolojik saatim haklı çıktı.Roman Yazarların ölümsüzlük ile iglili takıntıları var sanırım bin yaşına da gelseler kitaplarının arkasına hep olgunluk dönemine ait resimlerini yani yaşlılığın etkisini göstermeye başlamadan hemen önceki resimlerini koyuyorlar. Buda yazarların yaşlarıyla ile ilgili yanlış algılamalara neden oluyor.Bir başka yazar Micheal Crichton'da (hani şu meşhur Jurassic Park'ın son onbeş küsur senedir devam eden ER adlı dizinin yazarı ve yaratıcısı da bir tarafında kıllar ağırmasına rağmen 30 yılların sonunda çektiği resimlerini kullanıyor kitaplarının arkasında. Ama başlıktada adı geçen yazar kendisi değil dolayısıyla konudan çok uzaklaşmayalım.Carrie Stephen King'in ilk eserlerinden belki de birincisi wikiden kontrol ediyoruz...... Evet, onu meşhur eden ilk eseri olarak tanımalamızın bir sakıncası yok.1976 yapımı Brian De Palma filmi. Filmin başrolünde Sissy Spacek var. Film telekinetik güçlere sahip insanlar ile iletişimi çok gelişmemiş bir genç kızın lise son sınıfta arkadaşlarının hor davranışlarına mazur kalıp en sonunda mezuniyet balosunda arkadaşları eşşeğin kulağına su kaçırınca kafayı sıyırıp güçleriyle hepsinin ebe ve muhtelif aile fertlerini bellemesinin hikayesi.Kitabı okumadım filmi seyrettim ona dayanarak konuşacağım. Aslına bakarsanız filmin önemli bir kısmı Carrie adlı mazlum kıza arkadaşlarının ne kadar kötü davrandığını duygularıyla oynadığını anlatarak geçiyor.Öyle ki, filmin sonunda "tamam kız milletin ebesini ve diğer aile fertlerini belledi ama" kızla kafayı sıyırma aşamasına getirene dek haketmediler mi?" diye düşünüyor insan. Ortada suç var ceza var suçun cezaya ait olmadığını düşünenler varsa bile tereddütteler....Lisede insan hakikatten acımasız olabiliyor. Geriye dönüp baktığımızda yıllarca aynı sınıfı paylaştığın bazı insankarın hayatını kararttığımızı yıllar sonra farkettim. Bir pişmanlık tabi mevcut ama bunu farketmem onlarca yıl geçmesi gerekti.Romanların konularının yazarlarının yaşamlarından kısmen etkilendiklerine inanırım. Stephen King'in resimlerine baktığımda da Lise'nin en popüler kişisi olduğu yönünde bir tahmin de bulunamayacağım. Hazır havamdayken tahminlerime devam ederek, çok yüksek ihtimalle yazarın kendisi de lise hayatı boyunca sosyal olarak dışlanmış ve eşşek şakalarına maruz kalmış gibi geldi bana.. işte böyle bir şey....Yazarın filme uyarlanan iki filmi ile ilgili net hatıralarım var. Bunlardan biri Carrie diğeri Kujo iki filmede de yaşım korku filmi seyretmek küçük olduğu gerekçesiyle götürülmemiştim. Carrie'yi daha sonra TV'de seyrettim ama Kujo'yu bu tarihe kadar hala seyretmiş değilim.Dünya tatlısı bir St. Bernard'ın kuduz bir ölüm makinesine dönmesini seyretmiş olsaydım 1993 yılında SwissHotel Bosphorus 'da yapılan üniversite mezuniyet balosunda Otelin o dönemki genel müdürüne ait St. Bernard'lara saldırıp mıncıklamam mümkün olmazdı heralde.Heey gidi günler heyyyyyy.





